Eşlerin Birbirine Zaman Ayırmasında Denge

Günümüzde bazı erkekler ibadet, ilim ve hizmet uğruna veya sırf zevk ve eğlence için aile ve çocuklarını ihmal etmektedir. Bu davranış dinimizce yanlıştır, haksızlıktır.

Şeytan sadece kötü işleri değil, hayırlı işleri de kullanıp, onları usulsüz ve ölçüsüz yaptırarak evin huzurunu kaçırabilir. Aynı şekilde bazı kadınlar da hizmet adına, ailede huzuru bozacak davranışlara girmektedir. Hanımlar zaman zaman özel toplantı, sohbet ve muhabbet partilerine takılıp evinin zaruri işlerini ve kocanın hakkı olan hizmetlerini yüzüstü bırakmaktadır. Bu gibi yanlış davranışlar insanı mutlu etmez, aksine mesul eder.

Nafile ibadet için kadın ihmal edilmez

Ebu Musa Eş’ari (r.a) naklediyor: “Osman b. Mez’un’un (r.a) hanımı Hz. Peygamber’in (s.a.v) hanımlarının yanına girdi. Annelerimiz onu bakımsız ve mutsuz bir halde görünce, kendisine; ‘Sen Kureyş’in en zengin adamının hanımı iken nedir bu halin?’ diye sordular. O da, ‘Kocam geceleri ibadetle, gündüzlerini de sürekli oruç tutmakla meşgul; benimle hiç ilgilenmiyor!’ dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) eve gelince, pak zevceleri kadının durumunu kendisine haber verdiler. Efendimiz (s.a.v), Osman bin Mez’un (r.a) ile karşılaşınca, ona, ‘Ey Osman, bende senin için bir örnek yok mudur?’ diye sordu, Osman bin Mez’un; ‘Anam babam sana feda olsun Ey Allah’ın Rasulü bu nasıl söz?’ dedi. Allah Rasulü (s.a.v); ‘Geceleri sürekli ibadetle, gündüzleri de oruçla geçiren sen değil misin? Böyle yapma! Hiç şüphesiz hanımının senin üzerinde hakkı var, bedeninin senin üzerinde hakkı var. Gecenin bir kısmını ibadetle geçir, bir kısmında uyu. Bazen oruç tut, bazen ye. İbadet için hanımını ihmal etme!’ buyurdu. Bu ikazı alan sahabi, hanımı ile ilgilenmeye başladı. Aslında kadın, süslenmeyi ve koku sürmeyi seven bir hanımdı. Kocası ilgisiz kalınca o da bunları terk etmişti. Bu ilgiden sonra tekrar bakımını güzelleştirdi. Bir ara yine hane-i saadete annelerimizin yanına geldiğinde, sanki yeni gelin gibiydi. Annelerimiz, hayretle durumunu sorunca kadın, ‘Diğer hanımların kocalarının ilgilendiği gibi benim de kocam ilgilendi de böyle oldum’ dedi.” (İbnu Hıbban, Sahih, 316; Ebu Ya’la, Müsned, 7242; Heysemi, ez-Zevaid, 4/301-302)

Hz. Peygamber’in (s.a.v) hak hassasiyeti

Alemlere rahmet Peygamberimiz’in (s.a.v) ailesinin hakkını korumadaki şu örnek hali, onu seven bütün ümmete ders olarak yeter. Aişe validemiz (r.a) anlatıyor: Bir gece Allah Rasulü (s.a.v) yanıma geldi, yatağa girdi, öyle ki cildi cildime değdi. Biraz sonra bana “Ey Aişe izin verirsen kalkıp Rabbime ibadet edeyim” dedi. Ben de “Hiç şüphesiz senin yakınlığın benim hoşuma gider, ama ben senin arzunun yerine gelmesini de severim” dedim. Bunun üzerine Allah Rasulü (s.a.v) kalktı, abdest aldı, sonra namaza durdu, Kur’an okudu, ağlamaya başladı. Baktım ki gözyaşları göğsüne doğru akıyordu. Namazın sonunda oturdu, Allah’a hamd ve senada bulundu. Yine ağlıyordu. Öyle ki gözyaşları kucağına dökülüyordu. Sonra sağ yanı üzere uzandı, sağ elini yanağının altına koydu, yine ağlıyordu. Gözyaşları yere damlıyordu. Nihayet fecir vakti geldi, Bilal (r.a), kendisine sabah namazı vaktinin girdiğini bildirmeye geldi. “Ey Allah’ın Rasulü namaz vakti girdi” dedi ve onu böyle ağlıyor görünce, “Ey Allah’ın Rasulü, Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmişken sen neden ağlıyorsun?” diye sordu. Efendimiz (s.a.v), “Ey Bilal, ben (bunca ihsana karşı) şükreden bir kul olmayayım mı? Hem ben nasıl ağlamam, bu gece Allah bana şu ayetleri indirdi: ‘Hiç şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün birbiri peşi sıra gelişinde gerçek akıl sahipleri için nice ayetler vardır.

Onlar ayakta yürürken, otururken ve yanları üzeri yatarken (her hallerinde) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Sonra, ‘Rabbimiz, sen bunları boş yere yaratmadın. Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih eder, uzak tutarız. Sen bizi cehennem ateşinden koru’ derler.” (Al-i İmran, 190-191) Allah Rasulü (s.a.v) sonra şöyle buyurdu: “Bu ayetleri okuyup da üzerinde hiç düşünmeyenlere çok yazık!” (İbnu Hıbban, Sahih, 620; Ebu’ş-Şeyh, Ahlaku’n-Nebi, 186; İbnu Kesir, Tefsir, 2/828-829) Demek bir peygamber bile nafile ibadet için hanımını ihmal etmiyor. Erkek için dışarıdaki farz ibadetler ve zaruri işler bitip eve dönünce, evde ailesinin hakkı başlar. İbadet için de olsa hanımı ihmal etmek, görmezlikten gelmek doğru değildir. Asıl iş, hakları koruyarak ibadet yapmaktır. Her hak sahibine hakkını vermek de bir ibadettir. İbadetler nefsin keyfine göre değil, dinimizce öğretilen edebe göre yapılmalıdır ki Allah için yaşanmış olsun.

Kadın nafile oruç tutarken kocası yanında ise onun iznini almalıdır; çünkü gündüz kocanın hizmetlerini görmek, nafile ibadetten daha önce gelir. Aynı şekilde koca da bütün geceyi ilim veya ibadetle geçirecek ve hanıma hiç vakit ayırmayacaksa, izin alması gereklidir. Fazilet, edep ve efendilik budur. Hadis-i şeriften öğrendiğimize göre, erkek ilk yatış anında hanımı ile birlikte olsa ve bu beraberlik uyuyana kadar devam etse bu yeterlidir. Hanım uyuduktan sonra gece ibadetine veya sabah namazına kalkmak için izin istemeye gerek yoktur. Nafile ibadet için böyle izin gerekli iken, hanımını tamamen keyfi bir biçimde ihmal edenlerin büyük kusur işlediği kesindir. Nefsimize arka çıkıp kibirlenmenin bir faydası ve fazileti yoktur. Hepimiz bir damla sudan yaratılmışız. Tevazu gösterelim. Kusur işlediğimizde karşımızdaki çocuk da olsa özür dileyelim. Çocuklarımıza da bu ahlakı gösterelim ki, onlar da İslam’ın güzelliğini evlerinde görsünler, yüce dinimizi sevsinler, bizi örnek alıp güzel ahlak edinsinler ve bu ahlak mirasını gelecek nesillere aktarsınlar. Allah hepimizi Hz. Peygamber ve onun yolundan gidenlerin ahlakıyla ahlaklandırsın.

Muhammed Saki Erol
Kaynak: SEMERKAND AİLE

Aşk Evlilik İçin Yeterli Mi?

Rabb-ı Rahim’in insan kalbine yerleştirdiği, insanı heyecana ve harekete sevk eden, insanı gayrete ve cevelana yönelten bir duygu olarak aşk, elbette hayatlara bir renk, bir anlam katıyor ve açılmamış birçok duygu aşk ile açılıp olgunlaşıyor. Ne var ki, evlilik denen şey, aşkla başlayıp bitmiyor. Bir aile hayatının kurulmasında ‘gerek şart’ olarak kesinlikle önem taşıyan aşk, ‘yeter şart’ da olamıyor. Zira, yetmiyor!

Bir işin ‘gerek şartı’ aynı zamanda ‘yeter şart’ olmadığı gibi, parça da bütün değildir. Gelin görün ki, insanoğlu çoğu kez ‘gerek şartı’ ‘yeter şart’ zanneder ve çoğunlukla parçayı bütünle özdeşleştirir. Zira, bir iş gerek şart olmaksızın gerçekleşmez ve bir bütün, parça tamam olmadan bütün olmaz. Ve bu durum, dikkatlerin kendisi olmadan sonucun gerçekleşmediği ‘gerek şart’ ile kendisi olmadan bütünün yarım kaldığı ‘parça’ üzerinde yoğunlaştırır.

Bu yoğunluk—parça-bütün ilişkisi gözden kaçtığı ve gerek şartın yeter şart olmadığı unutulduğu takdirde—sair şartlara ve sair parçalara, hatta işin ve bütünün tamamına dair bir algı körlüğünü getirir. Bu körlük, idraki daraltır. Sonuç parçanın bütünün tamamı imiş gibi muamele görmesi, ‘gerek şart’ın ise ‘yeter şart’ makamına terfi etmesidir.

Evliliğe ve aile hayatına dair yazılan, çizilen, konuşulan, düşünülen ve paylaşılan şeylere baktığında, insan bu yanılgı zincirinin bir yansımasını rahatlıkla görüyor. Birçok zihinde, evlilik ile aşk, aile hayatı ile birbirine aşık iki insan neredeyse eş-anlamlı hale gelmiş bulunuyor. Evliliğin ‘gerek şart’larından biri olarak aşk, genelde, ‘yeter şart’ olarak algılanıyor. Ve, sıhhatli bir aile hayatının ayrılmaz bir parçası olarak birbirine aşık iki kalp, bu aile tablosunun tamamı gibi muamele görüyor.

Evliliğe ve aile hayatına dair ‘aşk’ üzerinde yoğunlaşan bu vurgu, birçok alanda çok farklı tezahürleriyle çıkıyor karşımıza. Nikah davetiyelerinin çoğunda, olan bitenin birleşik iki kalp figürüyle özetlendiğini görüyoruz. Düğün pastalarını kalp suretinde yaptırıyor kimileri. Düğün arabalarına bir çift kalp yapıştırılıyor ve her birinin içine hanımın ve erkeğin isminin ilk harfi yerleştiriliyor.

Öte yandan, binlerce film, onbinlerce roman, yüzbinlerce şiir ‘beraberlik’ ile ‘aşk’ı adeta özdeş tutuyor. ‘Aşkın gücü’ne dair filmler yapılıyor, mutlu evliliğin biricik formülü olarak ömür boyu aşkı öneren kitaplar hazırlanıyor, “Sevmek ne güzel şey / Sevgiyle düzelir herşey” türünden şiirler yazılıyor.

Ve aşka dair bu vurguyla birlikte, bir evliliği başlatmak veya yaşatmak, bir aile hayatını kurmak veya kurtarmak için aşkın yeterli olduğunu zanneder hale geliniyor.

Ama öte yandan, hüsranla sonuçlanmış, mahkeme kapısına dayanmış, önemli kısmı bir seneye varmadan tükenmiş evliliklerle karşılaşıyoruz. Aşk, evlilik için yeterli görülüyor; ama aşklar evliliği kurtarmaya yetmiyor. ‘Aşk evlilikleri’nin ciddi bir oranının yaşadığı akıbet, gerek şart olarak aşkın evliliğin yeter şartı olmadığını apaçık gösteriyor.

Aşk, tek başına yetmiyor

Bu vakıa, aşkın kötü birşey olduğunu göstermiyor elbette. Rabb-ı Rahim’in insan kalbine yerleştirdiği, insanı heyecana ve harekete sevk eden, insanı gayrete ve cevelana yönelten bir duygu olarak aşk, elbette hayatlara bir renk, bir anlam katıyor; ve açılmamış birçok duygu aşk ile açılıp olgunlaşıyor. İnsan aşkla gelişiyor, fark etmediği bir dizi nüansın anlamını ve önemini aşkla fark ediyor, pek çok insani özellik aşk sayesinde inkişaf kaydediyor. Aşk insanı yontuyor, törpülüyor, inceltiyor, olgunlaştırıyor ve ‘mükemmel’e uzanan yolda adımlar attırıyor. Bütün bu yönleriyle, aşk, evliliğe anlam katıyor, renk katıyor, neşe ve lezzet kazandırıyor.

Ne var ki, evlilik denen şey, aşkla başlayıp bitmiyor. Bir aile hayatının kurulmasında ‘gerek şart’ olarak kesinlikle önem taşıyan aşk, ‘yeter şart’ da olamıyor. Zira, yetmiyor! Bu bakımdan, hem ‘gerek şart’ olarak aşkı vurgulamak, hem de aşkın ‘yeter şart’ olarak sunumuna açık bir muhalefet şerhi koymak gerekiyor. Aşka dair bu iki sunumun arasını açıkça ayırmak gerekiyor.

Bu noktada, sevmenin çok bilinen ve çok vurgulanan bir yansıması olarak aşkın, sevmenin ta kendisi ve yegane yansıması olmadığını fark etmek gerekiyor öncelikle. Sevmenin, Risale-i Nur müellifinin bize güçlü bir şekilde gösterdiği üzere, şefkat gibi, hürmet gibi, acımak gibi başkaca tezahürleri var çünkü.

Mesela, anne çocuğunu sever, ama aşık değildir ona. Çocuğun anneye olan sevgisi de aşk değildir. Birincisi şefkat sınıfından, ikincisi ise hürmet cinsinden bir sevgidir. Babanın çocuğuna sevgisi de böyledir. Mesela Yakub aleyhisselamın oğlu Yusuf’a sevgisi de aşkın değil, şefkatin bir tecellisidir:

Hazret-i Yakub aleyhisselamın Yusuf aleyhisselama karşı şedit ve parlak hissiyatı, muhabbet ve aşk değildir, belki şefkattir. Çünkü, şefkat, aşk ve muhabbetten çok keskin ve parlak ve ulvi ve nezihtir ve makam-ı nübüvvete layıktır. Fakat muhabbet ve aşk, mecazi mahbuplara ve mahluklara karşı derece-i şiddette olsa, o makam-ı mualla-yı nübüvvete layık düşmüyor. (…) Suver-i Kur’aniyenin en parlağı olan Sure-i Yusuf’un en parlak nuru olan Hazret-i Yakub’un (a.s.) şefkati, ism-i Rahman ve Rahim’i gösterir ve şefkat yolu rahmet yolu olduğunu bildirir.” (bkz. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, “Yedinci Mektub”)

Aşk, niçin yetmiyor?

Bu bakımdan, sevmenin yegane türü değil, bir türü olduğunu bildikten sonra, bir sevgi türü olarak aşkın tarifini doğru yapmak da gerekir. Nedir aşk, nasıl bir sevmektir? Karşılıklı sevmektir. Karşılık bekleyerek sevmektir. Karşılık görmediği halde dahi, karşılık beklemektir.

Bir başka insanı aşkla seven, ondan mukabele bekler, karşılık görmek ister. Ve, tatlı başlayan bütün aşklar, karşılık görmeyince yahut karşılık görmez duruma gelince veyahut karşılık görme ümidi dahi tükenince, biter. Karşılık görmeyeceğini kesinkes bilerek, karşılık göreceğine dair zerre miskal bir ümit hissetmeyerek devam eden tek bir aşk yoktur. Bütün aşklarda ya bir ‘hemen şimdi’ boyutu vardır, veya ‘bir gün mutlaka’ boyutu.

Sözün kısası, aşk karşılık ister. Aşk, karşılıklı sevmektir. Aşk, karşılık bekleyerek sevmektir:
“Evet, şefkat bütün envaıyla latif ve nezihtir. Aşk ve muhabbet ise, çok envaına tenezzül edilmiyor. Hem şefkat pek geniştir. Bir zat, şefkat ettiği evladı münasebetiyle, bütün yavrulara, hatta ziruhlara şefkatini ihata eder ve Rahim isminin ihatasına bir nevi ayinedarlık gösterir. Halbuki aşk, mahbubuna hasr-ı nazar edip herşeyi mahbubuna feda eder.

Yahut mahbubunu ila ve sena etmek için başkalarını tenzil ve manen zemmeder ve hürmetlerini kırar. (…) Hem şefkat halistir, mukabele istemiyor, safi ve ivazsızdır. Hatta en adi mertebede olan hayvanatın yavrularına karşı fedakarane, ivazsız şefkatleri buna delildir. Halbuki aşk ücret ister ve mukabele talep eder. Aşkın ağlamaları bir nevi taleptir, bir ücret istemektir.” (bkz. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, “Yedinci Mektub”)

Dolayısıyla, yalnızca aşk üzerine kurulan bir evlilik de, bir açıdan, pamuk ipliğine bağlı bir evliliktir. Ömrü ve sıhhati, karşılığa endekslenmiş bir evliliktir. Karşılık görme yüzdesi yükselince sağlamlaşan, karşılık görme yüzdesi düştükçe zayıflayan ve hatta çöken bir evliliktir. Aşk, bir evliliği ömür boyu taşımak, bir aile hayatının asli ve yegane direği olmak için asla yeterli değildir.

Sarsılan, sallantıda olan, hatta yıkılan evliliklere bakalım. Karı ve kocadan her ikisi veya en azından biri, eşinden layık olduğu ilgiyi ve karşılığı görmediğini düşünmektedir. Ki, ya gerçekten karşılık görmemekte veya gördüğü halde görülmediği düşünülmektedir. Aşka dair onca filme ve romana kırılma veya kopma anlarının cümleleri olarak yazılan, gündelik hayatta da sıklıkla duyulan “Eskiden böyle miydi?,” “Sen o eski sen değilsin,” “Seni tanımakta zorlanıyorum,” “Bazan benim evlendiğim adam bu muydu diye düşündüğüm oluyor” kabilinden bin türlü söz yalnız aşka dayanan bir evliliğin karşılık görülmediği zaman nasıl çökebildiğini belgelemektedir.

Açıkçası, aşk karşılıklı sevmektir; ve, karşılık beklediği için, aşk asla fedakar değildir. Fedakar bir sevgi olmadığı için de, bir evliliğin devamı için aşk asla yeterli değildir.

Zira, Rabb-ı Rahim, ehadiyet sırrıyla, her insanı ayrı bir alem olarak yaratmış, her insanı sonsuz sayıda duygu ve arzuyla donatmıştır. Bu sonsuz çeşitlilik içinde, her insanın sair insanlardan ayrıldığı bir yön, ayrıştığı bir özellik muhakkak vardır. Halık-ı Zülcelal, birbirinin tıpatıp aynısı iki insan yaratmamıştır.

Dolayısıyla, iki ayrı alem olarak iki insanın evlilik suretinde beraberliği—akrabalıktan iş hayatına, okul arkadaşlığından yol arkadaşlığına başka tüm beraberliklerde de olduğu gibi—içinde bir dizi ayrışma ve çatışma noktasını gizlemektedir. Mesela, eşlerden biri maviyi çok severken, öbürü pembeye bayılıyor olabilir; ve evi boyamak sözkonusuysa, bu pekala bir problem üretebilir.

Hatta aynı rengi seven iki insan, bu rengin tonları konusunda çatışabilir. Patlıcanı imambayıldı suretinde seven bir koca ile kendisi öyle sevdiği için karnıyarık suretinde yapan bir hanım, sırf bu sebepten dolayı birbiriyle tartışabilir ve en azından biri diğerine darılabilir. Her evliliği, böylesi küçük meselelerden hayata ve dünyaya dair daha derinlikli tercihlere uzanan uzun bir çizgide çok sayıda gerilim ve çatışma beklemektedir.

Aşkın yanındaki ne?

İşte bütün bu çatışma noktalarında, aşk çözümü garanti etmez. Zira, aşk fedakar değildir, karşılık istemektedir, “Ben şunu yaptım, ondan da bunu beklerim” demektedir.

Oysa, hayatın kıvrımlarında yaşanan nice mesele, taraflar “Ya o, ya bu!” noktasında kilitlendiğinde, ancak feragatla çözülebilmektedir. Feragat yoksa, kilit çözülmez. O yüzden, birbirini gerçek bir aşkla seven iki insanın, birbirine aşık olduğu halde birbirine küstüğü, darıldığı çokça görülmektedir. Herkesin kendi tercihinde direttiği bir kilitlenme hali, taraflardan en az biri feragata yönelmez ise, ciddi bir kopmayı getirebilmektedir. Sonradan, “Onu hala seviyorum,” “Şimdiki aklım olsaydı” diye ağıtlar yakılıyor olsa bile…

Kısacası feragat, temininde aşkın yetersiz kaldığı bir özelliktir; ama yine feragat, bir evliliğin sıhhati ve devamı için kesinlikle gereklidir. Birbirini sevdiği halde sürekli çatışan ve çözümü hep karşıdan bekleyen insanların bir evliliği sürdürmeleri mümkün değildir.

Ve bu noktada, ‘karşılıklı sevgi’ olarak aşkın yanısıra, ‘karşılıksız sevgi’ olarak şefkat gündemimize girmektedir. Edgar Allen Poe’nun en güzel aşk şiirlerinden biri olarak hafızalara yer eden “Annabel Lee”sinde söylediği “We loved with love that was more than love” dizesinde kasdettiği şey şefkat midir, yoksa Türkçe müterciminin yazdığı üzere karasevda mıdır bilinmez; ama bilinen, şefkatin ‘aşktan da üstün bir sevgi’ anlamına geldiğidir.

Zira, karşılık görerek veya en azından karşılık bekleyerek sevmenin adı olarak aşka mukabil, şefkatin en temel özelliği karşılık beklememesidir. Yolda gördüğü bir kedi yavrusuna, günün birinde evime giren fareleri yakalar beklentisiyle süt vermez insan. Yahut, bir anne, otuz-kırk sene sonra belki bana yardım ederler beklentisiyle hayati tehlikeyi de göze alıp hamileliğe yönelmez.

Çocuğu ezilmesin diye kendisini arabanın önüne atan bir annenin, yavrularını yemesin derken kendi başını köpeğe kaptıran tavuğun, kuzusunu kurtarmak isterken kurda yem olan koyunun veya koçun davranışı ‘beklenti’yle izah edilebilir türden değildir. Bütün bu davranışların muharriki şefkattir; ve bu davranışların gösterdiği üzere, şefkat karşılıksız sevmektir, beklentisiz sevmektir. Aşkta olmayan bir özellik, şefkatin en belirgin özelliğidir. Aşk fedakar değildir, ama şefkatin meyvesi feragattir.

Aşkın tamamlayıcısı olarak şefkat

Bu bakımdan, aile hayatı içinde aşkın çözemediği gerilim noktalarında şefkatle gelen bir feragat ve fedakarlık kesinlikle işgörmekte; aşkın kurtaramadığı birçok evlilik, eğer aşk o evliliğin ‘yeter şart’ı değilse, şefkat ile kurtulmaktadır. Ki, birçok problemli evlilikte çocuğun bir ‘kurtarıcı’ olması bu sırdandır. Aşkın çözmediği birçok düğüm şefkatle çözülmekte; nice karı-koca, aralarındaki sorunları çocuklarına olan şefkatlerinden dolayı—nefislerini ve incinen gururlarını bir kenara atıp—feragatle bir çözüm arama yoluna gitmektedir.

Şefkatin aşka olan üstünlüğünün bir diğer göstergesi, evladını terkin eşini terkten çok daha zor olmasıdır. Çocuklu ailelerin boşanmaya karşı daha dirençli olduğu; birçok evliliğin çocukların hatırına ayakta durduğu bir vakıadır. Hem, çocukların olduğu ve şefkatin açıkça devreye girdiği evliliklerde insanlar gerginlik anlarında ‘yutkunarak konuşma’ ve iki kere düşünme tavrı sergilemekte; meseleyi kestirip atmaktansa söyleyeceği son sözü söylemeyi ertelemekte; ve hadise bu yüzden ani ve fevri bir karara yol açmadan soğuduğunda, mesele zaten makul biçimde çözülmektedir. Böylesi durumlarda da, karşılık görmediğinde yitip gidiveren aşkın kurtaramayacağı beraberlikler şefkatin hatırına yürümektedir.

Bu noktada, vurgulanması gereken, ama en ziyade ihmal gören bir nokta, eşlerin birbirine karşı da şefkatle muamele etmesidir. Çünkü karı ve koca, karşı cinsten biri olarak yekdiğerine eştir; ve ‘eş’ olma açısından, aşk sözkonusu olmaktadır. Ama eşinin zaafları ve faziletleriyle, artıları ve eksileriyle bir insan olduğunu; eşinin ‘çocuklarının annesi’ olduğunu; eşinin kayınvalide ve kayınpederinin çocuğu olduğunu… dikkate aldığında insanın eşine karşı şefkat hissi de galeyana gelmektedir.

Yaşanan gerilimde onun sergilediği tavrın ‘kendisine karşı’ olmaktan öte olduğu; bunun, ehadiyet sırrı gereği ayrı bir ailede ayrı bir donanımla apayrı şartlarda yetişmiş ayrı bir alem olmasından kaynaklandığını dikkate aldığında da, şefkat hissi uyanmakta; anlayışlı olmayı, empatiyi ve feragati besleyerek, gerginliği çözmektedir.

Velhasıl, aşkın çözemediği gerilim durumlarının ilacı feragattir; feragatin olabilmesi için ise, şefkatin işletilmesi gerekir. Karşılıklı sevgi olarak birbirine duyulan aşkın yetmediği yerde, karşılıksız sevgi olarak şefkat pekala imdada yetişebilir.

O halde, Bediüzzaman’ın “Yedinci Mektub”undan aldığımız dersle konuşursak, şefkat, hayatın sair alanlarında olduğu kadar, evlilik hayatında da daha bir dikkati ve vurguyu hak etmektedir…

Metin Karabaşoğlu

Eşinizi sözle de yaralamayın!

Güzel davranışlar da sözlerin etkisini güçlendirir. Güzel söz söyleme kabiliyeti kuşaklar ötesinden gelir. Gösterilen her çaba, saçılan tohumlar misali gelecek nesillerde de etkisini gösterir. Güzel sözler ne kadar güçlü ve yapıcı etkiye sahipse sonuçları düşünülmeden söylenen hoş olmayan sözler de o kadar tahrip edici güce sahiptir.

Nasıl fiziksel şiddetin en derin iz bırakanları en tahrip edici olanları aile içinde işleniyorsa kırıcı sözler de aile içinde söylendiğinde en derin, en tahrip edici izler bırakır. Çünkü aile en güven dolu ortam olması gerektiğinden kişi aile içinde en savunmasızdır, bu sebeple en sevdiğine en çok kırılır. En sevdiğinin sözünden en çok etkilenir. Güven duygusu en fazla zedelenir. Bu etki bazen kişi fark etmeden şuur altına işler. Eşlerin birbirine söylediği kırıcı sözler de bazen geçmişte iz bırakmış acıları, travmaları hatırlatır. Acılar tazelenir.

Eşlerin birbirine güzel söz söylemeye özen gösterdiği gibi kırıcı ve yanlış anlaşılabilecek sözler söylemekten de o kadar kaçınmaları gerekir. Bilindiği gibi aile içi iletişim, olumsuz sözlerle gittikçe bozulur. Karşılıklı atışmalar sürer gider. Hem ruh hem beden sağlığı bozulurken aile yapısı ve çocuklar da ortamdan etkilenir, ciddi sarsıntılar geçirir.

Ailelerde kişiliği zedeleyen kırıcı sözler genellikle kızgınlıkla söylenmekte, kişinin hem kişilik özellikleri hem de daha önce geçirdiği sarsıntılar nedeniyle travma etkisi bırakan durumlar küçük gibi görünen şeylerin etkisini büyütmekte ve öfkeye neden olmaktadır. Öfke, eşlerin söz ve davranışları üzerindeki kontrollerinin kaybolmasına ya da azalmasına yol açmaktadır. Aslında öfke çeşitli olumsuz durumlara bağlı olarak ortaya çıkan doğal bir duygudur. Öfkenin ifade edilmesinin gerekli olduğu durumlar da vardır. Fakat öfkenin ifade şekli, içinde bulunulan duruma uygun olmalıdır. Ailelerde kontrolsüz güç kullanımı ve fiziksel veya duygusal travmalar nedeniyle öfkenin doğru ifade edilmemesi sıklıkla karşılaşılan bir durumdur.

Eşler en çok birbirini kişilik özelliklerini hedef aldıklarında ve genellemeler yaptıklarında incitmektedirler. Davranışlar da genellemeler yapılarak eleştirildiğinde yaralayıcı olmaktadır. Cimrilik, bencillik, vurdumduymazlık gibi tanımlamalar, sıfatlar takılması da aynı etkiyi yapar. Travmaların açtığı derin yaraları da adeta yeniden kanatır. Öfkenin doğru şekilde ifade edilmesi için duygu düşünce ve davranış eğitimi gerekmektedir. Bu da eşin yerine kendisini koyabilmek, sevgi şefkat ve merhametle birlikte sabır, hoşgörü, affedicilik ve fedakârlıkla mümkündür.

Sözler ciddi yaralar açar

Söylenen söz doğru olmalı ama her doğru her yerde söylenmemeli. Öfke, bastırılan duygu ve düşüncelerin ortaya çıkmasına da neden olur, hoşnutsuzluğu artırır.

Ailelerin olumsuz özelliklerinin söylenmesi, eşin ailesinin kendi ailesine denk olmadığının ifade edilmesi doğru değil.

Fizikî özelliklerinden olumsuz şekilde bahsedilmesi eş seçiminde fiziki özellikler sebebiyle kararsızlıklardan bahsedilmesi aynı şekilde kırıcı olmaktadır.

Daha sonra ortaya çıkan kilo alma, öz bakım sorunları ile ilgili eleştiriler uygun şekilde yapılmadığında incitici olmakta.

Eşlerin sorumluluklarını yerine getirmesi ile ilgili konularda birbirlerinin yaptıkları işleri hafife alması, yetersiz görmesi, takdir etmemesi de eşleri incitir.

Erkeklerde öfke patlamaları daha fazla görülürken kadınlarda geçmişi unutamama ve imalı sözlerle kişiliği hedef alma ve pişmanlık ifadelerindeki kırıcı sözler daha sıklıkla görülür.

Uzman Psikolog: Farika Teymur Artır